KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE ZİMBARDO DENEYİ

Kadına yönelik şiddet deyince ne anlamalıyız?
Nedenleri nelerdir?
Çerçevesi sınırı nedir?
Toplumsal boyut ne düzeyde etkilidir?
Zimbardo’nun deneyiyle ilişkisi nedir?
İlk olarak kadına yönelik şiddetin tanımını yaparak konuya giriş yapabiliriz. Kadına yönelik şiddet cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarla sonuçlanma olasılığı bulunan, toplum içerisinde ya da özel yaşamında ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranıştır. Kadın olmak şiddete maruz kalma açısından başlı başına bir risk faktörüdür. Şiddet başta olmak üzere kadına yönelik şiddetin nedenlerine baktığımızda biyolojik nedenler, psikolojik nedenler, sosyolojik nedenler, toplumsal nedenler ve çevresel nedenler yer almaktadır. Glaser (1985) şiddet davranışındaki farklılığın erkek (Masculine) alt kültüründen veya biyolojik nedenlerden olmadığını, farklılığın çocukların yetiştirilme tarzından kaynaklandığını ileri sürer. Çocukken kızlara hanım hanımcık olma, uyumlu olma, arıza çıkarmama, dik başlı olmama öğretilir. Oysa erkek çocuklarına kavgada dayak yiyen taraf olmama- o bir vurursa sen iki vur gibi-, üstün olma öğretilir. Böylece erkek çocuk ezilmemek- altta kalmamak- için şiddetin gerekli olduğunu öğrenir. Yapılan toplumsal araştırmalar, toplumun kadına ve çocuğa yöneltilen şiddetin önemsiz kabul edildiğini, olağan karşılandığını göstermiştir. Filmlerimizde bile seven erkek, sevdiği kadını tokatlar, sonra da birbirlerine sarılırlar. Sanki o tokat erkeğin sevgisinin veya kıskançlığının bir simgesidir.
Yapılan araştırmalar sonucu saldırganlığın doğuştan değil de öğrenilen bir davranış olduğunu söyleyebiliriz. Uzman “Bandura’ya göre (1959; 1962) insan saldırganlığının kökeninde, ne şiddete yönelik içsel bir istek ve ne de engellenmeye bağlı olarak doğan saldırganlık dürtüsü bulunmaktadır. Bandura, insanların birbirine karşı saldırgan tutumlarında, yaşayıp kazandıkları deneyimlerin etkilerini taşıdıklarını savunur. Ona göre insanların saldırgan nitelikte tepkileri nedeniyle çevrelerinin takdiriyle karşılaşmaları ve ödüllendirilmeleri, hatta çevreleri tarafından şiddete teşvik edilmeleri, sonraki yaşam dönemlerinin temel özelliklerini teşkil etmektedir”. Hayvanlar üzerinde birçok deney yapılmış ve bunların sonucunda şiddetin öğrenildiğine dair kanıtlar ele geçmiştir. Aynı şekilde çocuklarla ilgili yapılan araştırmalar da bunu desteklemiştir. Bu deneyler sonucu birçok bilim adamı, çocukluk döneminde yaşanan her türlü kötü davranışın sonucu olarak çocukların, dış dünyaya temkinli baktıkları ve yaklaştıkları ve bunun getirisi olarak saldırganlıklarının arttığı gözlemlemiştir.
Peki kadına yönelik şiddette toplumsal boyut ne düzeyde etkilidir bunu Zimbardo’nun meşhur hapishane deneyiyle daha iyi anlayabiliriz.
Deneyi kısaca anlatacak olursak gönüllüler arasında seçilen 24 denek iki gruba ayrılır. Denekler boş bir cezaevine yerleştirilirler. Ve gruplardan birisine “gardiyan”, diğerine ise “tutuklu” rolleri verilir. Tamamen rastgele seçilen deneklere rolleri bildirilir. Ve ek olarak da sadece gardiyan rolü oynayacaklara “tutuklu evinin etkin biçimde işleyişi için gerekli ölçüde düzenin sağlanıp sürdürülmesi gerektiği” söylenir; davranışlara ilişkin hiçbir talimat verilmez. Ancak ne var ki, en azından iki hafta sürmesi planlanan deney sadece altı gün sürdürülebilir; altıncı gün zorunlu olarak deneye son verilir. Çünkü, tutuklu rolünü oynayan deneklerin çoğu, şiddetli akli sorunlar gösteren zavallı, ürkek, uysal bireylere dönüşürler. “Tutuklu”larda gözlenen bu normal dışı davranışların en önemli nedeni, gardiyan rolünü üstlenenlerin kendilerini rollerine iyiden iyiye kaptırmalarıdır. “Gardiyanların” “tutuklulara” yönelik davranışları genellikle sadistçedir.
Deneyin, şiddetin kökeniyle ilgili tartışmalara konu olabilecek yönüne gelince, deney toplum içinde üstlenilen rollerin gücünü açığa vurur. Bu şekilde Zimbordo’nun hapishane deneyi toplumun onlara biçtikleri rolleri farkında olmadan nasıl sahiplendiğini ve o rolün etkisinden çıkamadan, kontrolsüz bir şekilde yerine getirdiğini net bir şekilde ortaya koymuştur. İnsanların kendilerine biçilen role çok çabuk uyum sağlayarak, o rolün gereklerini otomatik olarak yapmaya başladıkları net biçimde ortaya çıkarmıştır.. Şiddetin “ş”sini bilmeyen denekler, gardiyan rolünü üstlenince bunun gereğinin otoriter, gaddar olmak ve mahkumları küçük düşürüp aşağılamak olduğunu düşünüp, vazifelerini yerine getirirken çok rahat şekilde kendilerine verilen rol içinde hareket etmişlerdir. Toplumsal yapının kadına yönelik şiddeti meşru görmesi erkeklerin şiddet uygulamasını normal bir davranış olarak kabul etmesi evin reisi olarak her şeyi yapabilir olarak görüp erkeğe bu rolleri atfetmesi böyle bir toplumsal sorunun ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.
Peki böyle bir sorunun çözümü için neler yapılabilir? Bu işe çocukluktan başlanması gerekmektedir. Kız ve erkek çocukları, sosyal ve kültürel örüntü, önyargı ve basmakalıp cinsiyet rollerinden kaçınan ve özgüvenleri yüksek bireyler olarak yetişmesi için eğitimler almaları sağlanabilir. Erkek çocukları gibi kız çocukları da güçlü, özgüvenli bir şekilde yetiştirilmelidir. Bu konuda kadına ve erkeğe yönelik bilgilendirici çalışmalar arttırılmalıdır. Çünkü şunu iyi biliyoruz ki toplumsal kesim şiddete yatkın ise birey şiddeti sevmediği ve yatkın olamadığı halde bu tür davranışlar sergileyebilir.

Semanur ÇAĞLAYAN
Psikolojik Danışman

YARARLANILAN KAYNAKLAR
N, Orhan H. Aile içi şiddet. Bilgel N (Editör). Aile hekimliği. Bursa: Medikal Tıp Kitabevi; 2006. s.643-55
(Celalettin Vatandaş, Afyon 2003, a. g. e. ,s.8)
Celalattin Vatandaş, Aile ve Şiddet- Türkiye’de Eşler Arası Şiddet, A. K.Ü.Y., Afyon 2003, s. 9-11)
Aile Hekimliği Dergisi – Cilt 2 Sayı 2Kadına Yönelik Şiddete Yaklaşım Aile Hekimliğinde 1 2 Dr. Dilek YETİM, Dr. Erkan Melih ŞAHİN

Bakmak istersen...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir