SOSYOLOJİK BİR OLGU OLARAK İNTİHARA BAKMAK (7/13)

       

            Ruh Sağlığı Platformu olarak intihar konusunu işlemeye devam ediyoruz. Bu yazımızda sosyolojik  kuramlar bağlamında  intihar olgusunu ele alacağız.

 Art arda haberlerde gördüğümüz, “yoksulluk” notlarını ardında bırakarak intihar eden kişilerin sayısının artması ile her geçen gün kapitalizmin çarklarının giderek sivrildiği “modern” dönemde, geçim sıkıntısının çarklarına umudumuzu, gençliğimizi, hayallerimizi ve hayatlarımızı kaptırdığımız zorlu bir problemden ve toplumsal bir gerçekliktir intihar…

Yoksulluk günden güne büyüyen bir problem olarak karşımızda dağ gibi dururken bizler okulda, sokakta, yemek yerken, alışveriş yaparken bazen de en temel ihtiyaçlarımızı karşılarken attığımız her adımın hesabını yaparken adeta bir yaşam mücadelesi veriyoruz. Peki neye karşı savaşıyoruz? Giderek yükselen fiyatlar ve ihtiyaçlarımız, alım gücümüzün düşmesi, maaşımızın zamlar karşısında erimesi, günden güne büyüyen işsizlik ve tüm bu sorunların beraberinde geçim sıkıntısı sonucunda yaşadığımız yoksulluk gerçeğine karşı savaşmaya, direnmeye çalışıyoruz. Peki ya bu tablo karşısında “Sosyal Devlet” ne yapıyor?

 

DURKHEİM VE İNTİHAR

İntihar birçok disiplinin üzerinde durduğu, çeşitli araştırmaların yapıldığı, üstünde uzun uzun konuşulan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İntiharın  bireysel bir olgu olmaktan ziyade toplumsal bir olgu olduğunu savunan ve intihar olgusu üzerine çalışma yapan Durkheim bir sosyolog olarak herhangi bir bireyin niçin intihar ettiğiyle ilgilenmedi, o intihar oranlarındaki farklılıkları açıklamayı amaçladı. Durkheim’a göre, ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan olumlu ya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir. İntihar girişimi ise, bu biçimde tanımlanan ama ölüm sonucu doğurmadan durdurulmasıdır (Durkheim 2014: 25). Bu bağlamda Durkheim’a göre toplumsal bir olgunun nedeni başka bir toplumsal olgudur. Bu çerçevede geliştirdiği tezinde intiharların esas nedenleri toplumsaldır ancak araştırmasında ilk etapta toplumsal olmayan nedenler üzerinde durarak bu nedenleri çürütür. Durkheim’ın ilk etapta toplumsal olmayan etkenleri baz alarak akıl hastalığı, ırk, kalıtım, iklim ve hava sıcaklığı, yanılsama (taklit) etkenleriyle açıklamak isteyen görüşleri ele almıştır. Durkheim bu etkenlerin intiharın nedeni olmayacağını tek tek kanıtladıktan sonra, “Geriye bir tek etken kalıyor: Toplum etkeni!” demektedir (Durkheim 2014: 6). Toplumsal olmayan nedenlerden sonra toplumsal nedenleri inceleyen Durkheim birçok bireysel intiharı inceleyerek intihar oranlarındaki farklılıklardaki kritik etmenler, toplumsal olguların düzeyindeki  farklılıklarda bulunur. Farklı gruplar, farklı toplumsal akımları üreten farklı kolektif duygulara sahiptir. Bireyin intihar hakkındaki kararını bu toplumsal akımların etkilediğini savunur (Ritzer & Stephisky, 2014: 93). Toplumsal etkenler olarak  dinsel inançlar, aile, gibi kurumlara odaklanarak toplumsal bir olgu olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Sonuç olarak intiharları dört kategoride ele almıştır:

Bencil (Egoistic) İntiharlar: Bencil intiharlar ile doğrudan bağlantısı olduğunu düşündüğü din, aile ve toplumun bireyler üzerindeki karşılıklı etkisini araştırır. Bireyin toplumsal birimle bütünleşemediği zaman intihar eğilimi gösterdiğini savunmaktadır. Durkheim’ın ilk ele aldığı konu dinsel inançlar ve intihar arasındaki ilişki olmuştur. Kalabalık ailelerde çekirdek ailelere oranla intiharın düşük olduğunu belirten Durkheim aynı zamanda dini inancın kişinin toplum ile bütünleşmesini artırdığında intihar oranını azalttığını belirtmektedir. Evli olanların da bekarlara göre daha az intihar ettiğini istatistiklerinde belirtmiştir.

Özgeci İntihar: Egoist  intiharın tam tersidir. Toplumsal bütünleşme çok güçlü olduğu zaman birey intihara zorlanmaktadır.

Anomik intiharlar: İnsanların ve toplumların yaşamalarında değişime sebep olacak ekonomik bunalımlar, ekonomik kalkınmalar, evlilikler, boşanmalar, aile içi değişimle gibi ani hareketlenmeler  insanları intiharlara yöneltmektedir.

Kaderci İntihar: Anomik intiharın tam tersidir. Toplumsal düzenlenme ve baskının yoğun olması bu intihar tipinin artmasına neden olmaktadır. Gerçekleştirilen her eylem sonrası baskıcı bir şekilde tepki gören biri umutsuzluk nedeniyle intihar edebilmektedir.

DÖRT İNTİHAR TİPİ
BÜTÜNLEŞME DÜŞÜK BENCİL İNTİHAR
YÜKSEK ÖZGECİ İNTİHAR
DÜZENLEME DÜŞÜK ANOMİK İNTİHAR
YÜKSEK KADERCİ İNTİHAR

(Tablo 1: Dört İntihar Tipi, Ritzer & Stephisky, 2014: 94)

 

Durkheim (1897) “İntihar-Le Suiside” adlı eserinde, “dini inançların, geleneklerin egemen olduğu toplumlarda intiharların daha az görüldüğünü, toplumda meydana gelen bunalımların intihar oranlarında bir değişiklik doğurduğunu, devrim hareketleri, savaşlar, doğal afetler vb. felaketlerin intihar oranlarını düşürdüğünü” söylemektedir. Çünkü bu tür durumlarda kolektif bilinç, bireysel bilinçleri sımsıkı sarmakta ve etkilemektedir (Egoist –bencil intiharlar). Ayrıca, ekonomik krizler, toplum yapısında hızla meydana gelen çalkantılar, bireyin yaşam koşullarını, manevi değerlerini etkilediğinden bir kuralsızlığa yol açmakta ve intihar riskini arttırmaktadır (anomik intiharlar). Bazı durumlarda da birey, başkalarının iyiliğini, kendi menfaatlerinden üstün tutarak, intihar etmektedir (altruistik intiharlar). (Balcıoğlu ve Abanoz, 2009).

DURKHEİM SONRASI İNTİHAR KURAMLARI

Andrew Henry ve James Short intiharları cinayetler ile ilişkilendirmişlerdir. Onlara göre, sosyal değişkenler açısından intiharlar ve adam öldürme arasında doğrudan bir ilişki vardı.

İçli (2013) Henry ve Short’un intihar teorisini şöyle özetlemektedir:

1) İntihar kriz dönemlerinde artma, refah dönemlerinde azalma gösterir.

2) İş hayatındaki başarısızlık, erkeklerde kadınlardan daha sık olarak intiharla ilişkili bulunmuştur.

Henry ve Short’un intihar açıklamaları temelde hayal kırıklığı-saldırganlık, sosyal anomi ve izolasyon ilişkisine dayanmaktadır. Erkeklerin intiharlarının çoğu yalnız yaşayan, bekar ve boşanmış, fakat çocuğu olmayanların intiharlarıdır (İçli 2013: 355).

Sosyal bütünleşme teorisyenleri Jack P. Gibbs ve Walter T. Martin sosyal ilişkilerde devamlılık, durağanlık ve sosyal bütünleşmeyi incelemişlerdir. Bu görüşe göre, nüfusun intihar oranı, o nüfustaki statü bütünleşmesi ile zıt yönde değişir. Toplum içinde üst ve alt sınıfta yüksek olan intihar oranları, orta sınıfta düşük olarak gözlemlenmiştir (İçli 2013: 354).

Martin ve Gibbs (1958), çeşitli toplumlardaki bireylerin sosyal bütünleşmesini ele alarak intihar incelemelerinde bulurken kişilerin rol çatışması ve statü uyuşmazlığı nedeniyle sosyal bütünleşmeyi gerçekleştiremediklerini belirtmişlerdir. Goffman (2018) toplum ile intihar arasındaki ilişkiyi incelemiş ve bireyin dış görünüşü nedeniyle, zayıf iradeye sahip olması ya da bağımlı olması, hapiste yatması, cinsel yöneliminin farklı olması gibi sebeplerle damgalanmaya maruz kaldığını ve bu damgalanmanın etiketlenmeye dönüştüğünü ve bu sebeple toplumda kendine yer bulamayan bireylerin intihar ettiğini belirtmektedir.

Tüm bu kuramlar çerçevesinde bakıldığında intihar aile, ekonomi, din, toplumsal düzen içindeki baskı ve baskının değişimi, damgalanma, medeni durum gibi etmenler ile bağlantılı sosyolojik bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İntihar bireysel bir sorun olmaktan ziyade toplumsal bir sorundur. Sosyal bir devlet olarak iktidarda yer alanların başta yaşadığımız ekonomik sıkıntılar olmak üzere toplumun çeşitli sorunlarına çözüm getirecek makro politikaları hayata geçirmesi ve gerekli iyileştirmeleri yapması gerekmektedir.

Bir sonraki yazımız olan Ülkemiz ve Dünyada İntihar İle İlgili Sayısal Veriler yazısını Psikolojik Danışman Elif  YARAY  kaleme aldı. Yarın web sitemizden okuyabilirsiniz

                                                            Ayşegül KOCAMÜMİNLER

                                                             SOSYAL HİZMET UZMANI

Bakmak istersen...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir